Kapat

MEVLANA’NIN MEZARINDA ESRARENGİZ OLAYLAR!

Hz. Mevlana… Gerek Türkiye, gerekse Dünya’da “Ne olursan ol gel” anlayışı üzerine kurulu felsefesi ile belki de adından en çok söz ettiren İslam düşünürlerinden bir tanesi… 

Öğretileri bugün dahi devam eden, Konya ilimizde her yıl ziyaretçi akınına uğrayan türbesi yerli ve yabancı bir çok kimsenin en çok ziyaret edilen türbelerinden biri… 

Mevlana’nın öğretileri nesiller boyu aktarıldı ve günümüze kadar geldi. Ancak Mevlana hakkında günümüze kadar ulaşan başka bir sır daha vardı… Yaşamı boyunca bir çok sırrın müstevlisi olan Mevlana’nın mezar odasına giren, deyim yerindeyse aklını yitiriyordu. 

Nasıl mı?


Mevlana Celaleddin Rumi, bir döneme damgasını vurmuş en önemli islam düşünürlerinden biri olarak biliniyor… Hazırladığı Mesnevi günümüzde halen en önemli kaynaklardan bir tanesi… 

Moğolların Anadolu’yu işgale başladığında, Moğolların tarafını tutarak moğol ajanlığı yaptığı, Nasreddin hoca’yı haşhaşi suikastçilerine öldürttüğü iddia edilse de, halkın ona olan güveni ve sevgisi hiç bir zaman eksilmedi… Tarihler 1273 yılını gösteriyordu… 

Mevlana’da her canlı ölümü tadacaktır ayetinin tecellisi olarak ölüme tadmış ve onun deyimi ile düğüne gider gibi ölüme gitmişti… Halk onu çok seviyordu, ünü tüm Anadolu’ya yayılmıştı ve cenazesinde adeta insan seli oluşmuştu… 

O kadar kalabalıktı ki, o gün ki imkanlar ile mahşer yerini andıran kalabalığın içinden ebedi istirahatgahı olacak mezar odasına getiriline kadar tam 8 saat geçmişti… Naaşı, İplikçi Camii’nden 500 metre ilerdeki bugün yatmakta olduğu türbeye 8 saatte getirilmişti ama defnedilemiyordu… 

Eski Türk geleneğine göre hayatını kaybeden önemli kişilerin mezarlarının altına Zir’i zemin yani zeminin altı anlamına gelen mezar odası yapılırdı. Mevlana’da hayatını kaybettiğinde dervişleri ona toprağın altında bir mezar odası yaptılar ve oraya defnetmek istediler. 

Mezar odasının insanların gezdiği zeminden yaklaşık 4 buçuk metre  aşağıda olduğu söylenenler arasında. Mevlana hayatını kaybettiğinde hızlı bir şekilde mezar odası yapılması gerekiyordu, cenaze merasimine yetişmeliydi ve zaman öylesine dardı ki, hiç vakit kaybetmeden dergahta ki dervişler işe koyuldu. 

Hatta yetişmesi için çevre dergahlardan da başka dervişler çağrıldı ve nöbetleşe mezar odasını yapmaya koyuldular… 

Yaptılarda… 

Ertesi sabah Mevlana’nın mezar odası hazırdı.. Gün ağarmak üzereydi, mezar odasından yukarı dervişler sıra sıra çıkarken elinde bir kavuk olan yine derviş kılığında bir kişi gelmişti… 

Mevlana’nın ikinci eşi olan Gera Hatun’un bir yakını olduğunu, elinde tuttuğu kavuğun ise yine Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’e ait bir kavuk olduğunu ve Mevlana’nın vasiyeti üzerine mezarının yanına koyulması görevini aldığını söyleyerek mezar odasına inmek istedi… 

Dervişler bu masum talep konusunda karşı koymadılar ve izin verdiler… Gelen kişi aşağıya tam ineceği sırada, Mevlana’nın yakın dostu ve Mesnevi’yi yazan kişi olarak bilinen Hüsameddin Çelebi’nin şeyhlerinden biri onu durdurdu. “Siz hangi dergaha mensupsunuz?” diye sordu ve “Sizi bir yerlerden tanıyor gibiyim” diye eklemişti… 

Gelen kişi ise Gera Hatun’un yakını olduğunu tekrarladı ve son bir görev için geldiğini kavuğu bırakıp dua edip çıkacağını söyledi… İzin verildi… Gün ağarmıştı… Mevlana’nın naaşı mezar odasına doğru yola çıktığı haberi geldi… 

Mezar odasının başında nöbet tutan dervişlerin aklına aşağıya inen kişi geldi… Naaş geliyordu ve artık orayı terk etmesi gerekiyordu… Uzun süredir oradaydı… 

Seslendiler ama çıkan olmadı… Hemen aşağıya bir derviş indi ancak indiğinde şok olmuştu… Çünkü aşağıda hiç kimse yoktu! Oysa merdivenlerin hemen başında bir çok derviş nöbet tutuyordu, öylece çıkıp gitmiş olamazdı, biri görmediyse diğeri görürdü… 

Dervişlerden sorumlu olan ve kendisini durduran şeyhlerine haber verdiler… Şeyh gelmiş, aşağıya inmişti… Gerçekten de aşağıda hiç kimse yoktu ve ancak bir iz bırakmıştı… Bir kavuk… Şeyh kavuğu oradan aldı… 

Mevlana’nın naaşı geldi ve mezar odasına defnedildi… Buraya kadar herşey normaldi… Mevlana’nın yakın dostu ve Mesnevi yazarı Hüsamettin Çelebi’ye bu kavuğu götürdüler ve Mevlana’nın böyle bir vasiyeti olup olmadığını sordular. 

Hüsamettin Çelebi mevlana ile çok yakındı, günlerce tek bir odadan çıkmadıkları dahi oluyor, yedikleri içtikleri deyim yerindeyse ayrı gitmiyordu. Bilmemesi imkansızdı ama böyle bir vasiyet duymamıştı.. 

Hüsamettin Çelebi biraz kavuğu inceledi, sonra “bu kavuk Bahaeddin efendiye, (yani Mevlana’nın babasına) sarık ise Selahattin Zerküb efendiye ait” dedi… Kavuğu getiren şeyh o an beyninden vurulmuşa döndü çünkü bu söz ile o gece mezar odasına inmek isteyen kişiyi seni bir yerden tanıyorum diyerek sorduğunu ama tanıyamadığını hatırladı… 

Şimdi ismi geçince tanımıştı ve hatırlamıştı… O kişi Selahattin Zerküb efendiydi… Ancak şok eden başka bir detay daha vardı… Selahattin Zerküb efendi yıllar önce yıllar önce 1258 yılında hayatını kaybetmişti… Yani o olması imkansızdı ama Şeyh onu gördüğüne emindi ve kavuğun üzerinde ki sarıkta onundu… Kavuğu Mevlana ona hediye etmişti… 

Bu durum Hüsamettin Çelebi’ye tüm ayrıntıları ile anlatılınca iki sevgili birbirine kavuştu demişti… Selahattin Zerküb efendi, Şems’i Tebriz’i Mevlana’yı terk edince ona yoldaşlık yapan, yanından bir an ayrılmayan, tüm servetini Mevlevi dervişlerine ve Mevlana’ya harcayan bir kimseydi… 

Bu esrarengiz olay dervişler arasında sır gibi saklandı… Mevlana’nın mezar odasına, o tarihten sonra hiç kimse girmedi, girmek istemedi… 

Hatta girenlerin tıpkı Selahattin Zerküb’ün ölü olduğu halde canlı olarak gelmesi ve mezar odasında kaybolması gibi kaybolacağı düşünülüyordu… 

Bu olay uzun zaman hafızalardan silinmedi ve uzun bir zaman sonra devleti yöneten bir kişinin kulağına gitmişti… Ve ikinci sırlı olay da tam burada başlıyordu… 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: