KUR’AN’DA DÜNYA DIŞI YAŞAMA İŞARET VAR MI?

Hepimiz biliriz ki öteden beri ‘‘gökler’’ biz insanlara göre kuşlara, atmosfer dışında ise meleklere has bir bölgedir. Fakat buna rağmen Kur’an ayetleri araştırıldığında görürüz ki göklerde yaşamakta olan varlıklar sadece kuşlar ve melekler değildir. Milyarlarca gezegenin bulunduğu evrende kuvvetle muhtemeldir ki başka dünyalar ve o dünyalar içersinde de başka canlılar bulunmaktadır.

Kur’an üzerinde araştırma yapan pek çok kimse görmüştür ki kesinlikle dünya dışında bir yaşamın olmadığına vurgu yapan tek bir ayet dahi yoktur. Oysa buna nazaran göklerdeki kimselerden bahseden birçok ayet olduğu gibi, yine gök halklarından bahseden birçok hadis de bulunmaktadır. Örneğin peygamberimiz miraç gecesi başka gezegenleri de ziyaret ettiği için oralarda yaşam olduğunu bilmekteydi ve bu nedenle oradaki uygarlıkları işaret edercesine şu hadis-i şerifi buyurdu;

“Allah gök ehline (uzaylılara) karşı Arafat halkı ile övünür.”

Bununla birlikte Allah, şu ayetinde göklerde yani başka gezegenlerde canlılar olduğuna işaret etmektedir;

ENBİYA SURESİ / 19

‘‘Ve lehu men fis semavati vel ard.’’

‘‘Göklerde ve yerde kim varsa O’na aittir.’’

İşte bu ayet ve hadisten de anlaşılacağı üzere, göklerde yani dünya dışındaki gezegenlerde de hayat olabileceği ihtimali yükselmektedir. Bununla birlikte Allah yine Kur’an’da gökte ve yerde olan canlıların tümünün Allah’a boyun eğdiklerinden bahseder. Bu ayet bize başka gezegenlerde de Allah’ın hükmünün mevcudiyetini anlatmaktadır. İşte o ayette şöyle buyrulur;

AL-İ İMRAN SURESİ / 83

‘‘E fe ğayra dinillahi yebğune ve lehu esleme men fis semavati vel ardi tav’av ve kerhev ve ileyhi yurceûn.’’

‘‘Göklerde ve yerde bulunan kim varsa, gerek isteyerek, gerek istemeyerek Allah’a itaat ederken, hepsi döndürülüp O’na götürülürken, onlar kalkıp Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar?’’

Görülmektedir ki ister Dünya isimli gezegende olun ister farklı bir gezegende olun Allah’ın hükümlerine orada da uymak zorundasınız. Yine bununla ilgili farklı bir ayette ise şöyle buyrulmaktadır;

ANKEBUT SURESİ / 22

‘‘Ve ma entum bi mu’cizine fil erdi ve la fis sema’, ve ma lekum min dunillahi miv veliyyiv ve la nasîr.’’

‘‘Siz, yerde de gökte de (Allah’ı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin Allah’tan başka ne bir dostunuz, ne de bir yardımcınız vardır.’’

İşte bu ayetlerden anlaşılacağı üzere, hangi gezegene veya hangi yıldız sistemine giderseniz gidin, Allah oralarda da hüküm sahibi olduğunu bildirmiştir. Yaratılanlar, mensubu bulundukları dini, meskûn bulundukları gezegende bırakamazlar.

 İşte tam burada yukarıdaki ayette Allah konuya son noktayı koymakta ve evrende hiçbir yerde ona tapınmaktan muaf olamayacağımızı bildirmektedir. Zaten Allah evrendeki bütün canlıları yarattığını yine ayetleriyle bildirmekte ve yine ister dünya canlıları olsun ister başka gezegenlerin canlıları olsun, Allah’ın ilahi kanunlarına boyun eğenleri bizlere bildirmektedir.

Kur’an’da yine çok dikkat çekici bir ayet bulunmaktadır ve bu ayette Allah dünya dışındaki varlıkların ve biz dünyalıların Allah’a secde ettiği vurgulanmaktadır. Bilindiği üzere secde ‘‘koşulsuz boyun eğme, teslim olma’’ anlamlarına gelmektedir. Rakamlarla kodlanmış kitap olan Kur’an-ı Kerim içerisinde geçen her ayet aslında yaşadığımız evrenin kriptonik bir sistem deşifresidir.

Tıpkı Kur’an’ın matematiksel bir mucize ile donatıldığı gibi Allah evrende yaratmış olduğu her şeyi de matematiksel olarak kodlayarak yaratmıştır. İşte bu nedenle Allah’ın yarattığı her şey istemeden de olsa bu sistematik kodlama esası gereğince sadece Allah’ı tesbih etmektedir. Ateist bir insan olsanız da ister istemez kodlanmış yaratılış frekansınca kalbiniz ya da diğer uzuvlarınız onu tesbih etmektedir. Bu tesbih evreni kodlayan yaratıcıya bir secde tecellisidir. İşte Allah yarattığı her varlığın ister istemez kendine secde ettiğini şu ayetle bildirmektedir.

RA’D SURESİ / 15

‘‘Ve lillahi yescudu men fis semavati vel ardi tav’av ve kerhev ve zilaluhum bil ğuduvvi vel asâl.’’

‘‘Göklerde ve yerde kim varsa, ister istemez kendileri de gölgeleri de sabah akşam Allah’a boyun eğer.’’

Bu ayette anlatılan ve “Göklerde” kelimesi ile işaret edilen uzaylı varlıkların Allah’ı tesbihatlarını ilerleyen bölümlerde inceleyeceğiz. Tıpkı göklerdeki gölge sahipleri dahi anan yaratıcının En’am 38’de “her şeyi andık” sözü ile arz’da (yeryüzü) dahi her şeyi andığını anlayabiliriz.

            Örneğin bugün, dünya üzerinde, bilim dünyası ve tarih araştırmacılarının halen daha çözemediği birçok kanıt yer almaktadır. Bunlardan şüphesiz en gizemlisi ise Mısır Piramitleri olarak değerlendirilebilir. Bugün halen daha bu piramitlerin kimler tarafından yapıldığı muamma olarak sırrını korumaya devam etmektedir. Ancak şu var ki Mısır Piramitleri üzerinde yapılan araştırmalar, bu esrarengiz yapıların sırlarla dolu olduğunu ortaya koymuştur. Mısır piramitlerinin yapımı konusunda üzerine fikir yürütülen düşünce, onları dünya dışı varlıkların yani uzaylıların yapmış olabileceğidir.

Nitekim 2 milyon 600 bin dev taş blokların böylesi nizami şekilde dizilebilmesi ve yekpare olarak oraya getirilebilmesi, bugünkü teknolojimiz ile dahi mümkün değildir. Bu nedenle piramitlerin dünya dışı müdahaleler neticesinde oluşturulduğu düşüncesi daha çok kabul görmektedir. Bu durum bize göre de muhtemeldir. Nitekim biz bu konuyu da evrenin kaynağı olan Kur’an’ı Kerim’e dayandırmaktayız. Kur’an’ın böyle inanılmaz ve sırlarla dolu yapılara karşı elbette çok dikkat çekici ayetleri bulunmaktadır. Keza, Allah o muhteşem ayetlerden birinde şöyle buyurmuştur;

EN’AM SURESİ / 38

‘‘Biz bu kitapta anılmadık hiçbir şey bırakmadık.”

Buyurarak bize bu öğretilerin Kur’an’da yer aldığını bildirmektedir. Mısır Piramitleri de yapısal bakımdan esrarengiz bir inşaya sahiptirler. Nitekim piramidi inceleyecek olursak;

Piramidin yüksekliği 1 milyar ile çarpıldığında Güneşle dünya arasındaki uzaklıkla aynı sonucu vermektedir.

Piramidin yapım planında sık sık karşımıza çıkan 286,1022 sayısı anahtar sayı olarak kabul edilmektedir. Çünkü bu sayı güneş ve yıldız yılının değerini, güneş ile yeryüzü arasındaki uzaklığı, yeryüzü ile ve yörüngesi arasındaki ilişkiye göre yer çekimi kanununu ve yeryüzü yörüngesinin merkez değişimlerinin sınırlarını belirlemeye olanak sağlamaktadır.

Giza’daki piramit tıpkı Orion takımyıldızının şekli gibi kuşak biçiminde hizalanmıştır.

Keops, Kefren ve Mikerinos Piramitlerinin dizilişleri ile ilgili olarak Orion takımyıldızının kemer yıldızları olan Alnilam, Alnitak ve Mintaka yıldızlarının gökteki konumunun söz konusu piramitlerin dizilişinin izdüşümü olduğu saptanmıştır. Bu üç piramit Orion takımyıldızını işaret etmektedir.

Piramitlerin içersinde ultrason, radar, sonar gibi cihazlar çalışmamaktadır.

Piramitlerin bazı odalarının içersinde ne olduğu hakkında hala bir bilgi edinilememiştir.

Birçok bilim adamı ve yazar, Giza’daki Keops Piramidinin bugünkü bilim bilgileri ve makinelerle bile yapılamayacağını ısrarla söylemektedirler. Büyük Piramit hiçbir zaman anlaşılmamış olan bir tekniğin ve dehanın gözle görülebilen tanıklığını yapmaktadır.

Büyük Piramit Keops, dünya karalarının tam ortasında bulunmaktadır, inşası sırasında böyle dev bir yapının dünya karalar topluluğunun tam merkezinde oturtulması için yörenin hatta dünyanın uzaydan görünmüş olması gerekirdi. Bu bakımdan ya uzaylılar ya da uzaylıların yetiştirdiği kimseler tarafından inşa edilmiştir. Araplar, büyük piramidin uzaydan gelen ruhlar tarafından inşa edildiğine inanırlar.

Mısır piramidinin böylesine yapısal bir özelliğe sahip olması, günümüz teknolojisi ile dahi mümkün olmazken, onların dünya dışı müdahaleler ile yapılmış olduğu düşüncesi bizce kesinlik kazanmaktadır. Mısır piramidindeki tüm bu esrarengizlikler tesadüf de sayılabilir ancak o zaman Paskalya adasında yer alan ve 220 m. uzunluk ile 155 ton ağırlığındaki heykelleri nasıl açıklayacağız? Böylesine ince ve hassas hesaplar, günümüzün bilgisayar teknolojisi ile ancak hesaplanabilmektedir. Bu da bize bu eski uygarlıklar hakkında şu seçeneği sunar;

Bu uygarlıklar kesinlikle, söz konusu yapıların inşasında, dış dünyadaki üstün teknolojik özelliklere sahip varlıklardan yardım görmüşlerdir. Peki, Kur’an bu konuda ne diyor? Yukarıda anlatmış olduğumuz esrarengizliklerle ilgili olarak bakın Allah ne buyurmaktadır;

MÜ’MİN SURESİ / 82

‘‘E fe lem yesiru fil erdi fe yenzuru keyfe kane akibetullezine min kablihim, kanu eksera minhum ve eşedde kuvvetev ve asaran fil erdi fe ma ağna anhum ma kanu yeksibûn.’’

‘‘Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce gelenlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar kendilerinden daha çok, daha güçlü ve onların yeryüzündeki eserleri daha üstündü. Fakat kazanmakta oldukları şeyler onlara bir fayda vermemişti.’’

Bu ayeti kerimesinde Allah, eski uygarlıklarda görülen bu esrar perdesini aralamakta ve onlara verilen imkânı dile getirmektedir. Peki, bu imkânı kullanan varlıklar gerçekten dünya dışı varlıklar olabilir mi?

Bu sorunun cevabı elbette henüz “belki” olarak kalacaktır fakat bu sorunun cevabını bulabilmemiz için öncelikle dünya dışı yaşamı Kur’an ışığında incelememiz gerekecektir. Ne diyordu yüce Yaratıcı?

EN’AM SURESİ / 38

“Biz bu kitapta anılmadık hiçbir şey bırakmadık.”

Kur’an’da bildirildiği üzere Allah, uzaylı diye tabir ettiğimiz canlıları da anmıştır. Şimdi kutsal kitapta metabolizma ve yaratılış bakımından bize benzeyen varlıkların anılması muhtemel olan ayetlere bir göz atalım;

NAHL SURESİ / 49

“Göklerde ve yerde bulunan dabbeler ve melekler hiç büyüklenmeden Allah’a secde ederler.”

Kur’an’ın bilimsel pencereden yorumuna bakıldığında, gök kelimesini ‘‘uzay’’ olarak okuma gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu durumda ise Allah’ın, söz konusu ayette ‘‘dünyanın dışındaki semalardan’’ bahsettiğini görürüz. Nitekim ‘‘melekler ile dabbe olarak isimlendirilen canlıları’’ aynı ayet içinde anması, bunun işareti olarak düşünülebilir. Peki, Allah’ın dabbe olarak andığı bu canlı türü nasıl bir varlıktır?

İnceleyelim;

Dabbe kelimesi mana itibariyle birçok müfessir tarafından “akıl sahibi canlı varlık” tanımlamasıyla açıklanmıştır. Kur’an diline göre ise dabbe ve melek kelimeleri okunuşları açısından farklı şekillerde harekelenmiş, bu sebeple de bu iki canlı türünün ayrı yapıya sahip iki farklı yaratılmış olduğu sonucunu ortaya çıkarmıştır.

Netice itibari ile dünya dışındaki yaşamı devam ettiren bu iki tür varlık, Allah’ın dünya dışı yaşamı işaret etmesinin yanı sıra dabbe isimli varlıkların da tek ve büyük yaratıcıya secde ettiklerini vurgulayarak, oradaki yaratılmışların da din ehli olduğunu ortaya koymaktadır.

Ünlü müfessir Zemahşeri ise dabbe kelimesinin ne olduğu konusunda “Uzayda insan gibi adım atıp yürüyen varlıklar” tanımını kullanmıştır. Bununla birlikte, Kur’an’da geçen anlamı garapi olan kelimeler üzerine araştırma yapmış olan Ragıp el-isbahani ise “debb” fiili üzerinde durmuş ve bu kelimenin ‘‘yavaş yürüyen ve hareket eden varlıklar’’ olduğunu dile getirmiştir.

Kur’an’da geçen dabbe kelimesi için bazı müfessirler ise farklı açıklamalarda bulunmuş ve bu kelimenin melekler ile aynı ayette anılmasından ve meleklerin de kanatlı olmasından dolayı kuş olabileceklerini dile getirmişlerdir. Oysaki Kur’an’daki başka bir ayet ise bu görüşü çürütmeye yetmektedir. Söz konusu ayet ise şöyledir;

EN’AM SURESİ / 38

“Yerde yürümekte olan hiçbir dabbe ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş hariç olmamak üzere hepsi sizin gibi ümmettirler. Biz bu kitapta anılmadık hiçbir şey bırakmadık. Sonunda hepsi rablerinin huzuruna toplanıp getirileceklerdir.”

Bu ayette Allah dabbeleri kuşlardan direkt olarak ayırmış, böylelikle dabbelerin kuş olma ihtimali hiç kalmamıştır. Ayrıca Allah dabbelerin uçucu olmadığını ve yine yürüyen varlık olduğunu da yukarıda verdiğimiz ayetlerle ortaya koymuştur. Nitekim Allah daha önceki ayetlerde, hem melekleri hem de kuşları dabbeden ayrı olarak sınıflandırmıştı. Buradan anlaşılıyor ki dabbeler kuş, melek ve cin gibi uçtuğunu bildiğimiz canlılarla aynı kategoriye dâhil değildir

Kur’an’da ve hadislerde sık sık adı geçen ve tefsircilerin gök olarak çevirdikleri aslında uzay boyutunu anlatan bu yer, acaba insanlığın hem ilmi açıdan keşifler yaparak hem de rızık elde etmek (maden arayışları) açısından fayda sağlanacak bir yer midir? Yoksa görünen kadarı ile içinde birçok gezegen bulunan koca siyah bir boşluk mudur?

Göklerin fethi acaba madde bedenliler (insan) tarafından gerçekleştirilebilir mi?

Bunun için kitabımızın kapağına da konu olan ve dünya dışı yaşamı temsil eden “UFO” kavramından hareketle bu dünya dışı ziyaretçilerin olup olamayacağına kitabımız boyunca cevap arayacağız ve bazı deliller sunacağız.

Teknoloji ve bilinç düzeyinin gelişmesiyle bugün insanoğlu, bizatihi ayak basmak suretiyle AY isimli uydumuza gidebilmiş, bunun dışında çeşitli keşif araçları ile de Mars’ı ziyaret edebilmektedir.

Her ne kadar bilim bugün Kur’an’da “Sema” olarak işaret edilen uzay boşluğunda meskûn diğer gezegenlerde net olarak hayatın olduğu bir gezegen keşfedemedi ise de, yine Kur’an’da “Arz” olarak geçen dünyamızın benzeri birçok gezegenin olduğu bilimsel olarak kabul edilmiştir.

Zihnimizin kabul edemeyeceği kadar büyük olan evrene kıyasla, o evrende bir toplu iğne ucu kadar yer kapladığımız dünyamızdaki yaşam ve bilinç düzeyimizle diğer gezegenlerde olan yaşam düzeyi ve varlıklar hakkında bir şey söylememiz pek mümkün değildir.

Fakat bugün dünya dışı çalışmalarda yaşam için gerekli olan hidrojen ve oksijenden müteşekkil SU dediğimiz hayatın kaynağı olan maddenin bulunduğu tespit edilmiştir. Fakat hemen belirtelim ki hidrojen ve oksijen her bulunduğu ortamda su isimli maddeyi bize sağlamaz.

İslam âlimlerinden İbn Hacer El Heysemi peygamber efendimizin Mirac olayını anlatırken yedinci gökte gök gürültüsü, şimşek ve yıldırımlar gördüğünü dile getirir ki bu da başka bir yaşam alanı olan yedinci gökte yine hayat kaynağının SU olduğuna önemli bir işarettir. Zira bu etkileşimler dünyamızda da SU isimli maddenin ARZ’a düşmesi için gerekli olan etkileşimlerdir.

Cahiliye devirlerinde nüzul olan kutsal kitaplar, o devrin bilinç düzeyi sebebiyle “Gökler” meselesini hep gökyüzü/hava katmanı olarak algılamışlardır. Oysa başta Kur’an’daki tabiriyle SEMA uzay anlamını taşımaktadır.

Arz’da ve Sema’da birçok yaratılmış olduğunu kutsal kitaplar pek çok kez bize göstermektedir.

Hatta bu yaratılmışlardan “Melek” olarak sınıfladığımız varlıkların Allah ile insan arasında elçilik yapmak maksadıyla dünyaya pek çok kez gelip gittiklerini biliyoruz.

Mesela İncil’den bir örnek verecek olursak;

İncil/Yaratılış 18

“ve o, günün sıcağında çadırın kapısında oturuyordu; 

ve gözlerini kaldırıp baktı, ve işte, karşısında üç adam duruyordu.”

Şimdi de Kur’an’dan bir ayet alalım;

Kur’an/Hud 69

“Elçilerimiz, İbrahim’e müjde vermek üzere gelip esenlik sana dediler.”

Bu ayetlerde anlatılanların melekler olduğunu düşünürsek aşağıda vereceğimiz rivayette anlatılan varlıklar acaba kimlerdir?

“Resul-i Ekrem, yatsı namazından dönerken benim elimden tuttu ve bir meydana götürdü. Orada benim etrafıma bir çizgi çizdi ve bana “burada bekle, şayet bir takım insanlar görürsen onlara hiçbir şey söyleme, onlar da sana bir şey söylemezler” dedi. Sonra ilerleyip oradan uzaklaştı.

Az sonra, çıplak gibi görünen adamların geçtiğini gördüm. Bunlar, gerçi çıplak değillerdi ama ne giydiklerini de göremiyordum.”

Bu ve benzeri birçok hadis, rivayet, anlatım ve en önemlisi kutsal metinlerde Dünya Dışı Yaşam oluşuna atıflar yapılmaktadır. Yukarıdaki Peygamber efendimizin çizdiği daire boyutlar arasına giriş yaptıklarından diğer boyuttakilerin daire içindekini görememeleri için yapılmış bir korumadır.

Bu koruma halkası Kur’an’da Ayet el Kürsi olarak bilinen azameti çok kuvvetli olan sure ile yapılır. Peki, ama orada görülen elbisesi olan fakat çıplak gibi duran sözleri neyi anlatmaktadır?

Günümüze gelecek olursak karşılaşılan Ufo ve Ufo kullanıcısı olduğu iddia edilen uzaylı varlıklar dediğimiz canlıların üzerlerindeki elbiseleri de kendi vücut renkleriyle aynı renkte olduğu için bu varlıklar çoğu zaman çıplak sanılmıştır.


Bir örnekle devam edelim;

‘‘Brezilya, Sao Sebastiao bölgesinde Haziran 1957’de Santos’da bulunan Hukuk Fakültesi hocalarından Roma Hukuk Profesörü Dr. Joao de F.Guimarae, yarım küre biçimli bir aracın bulunduğu yere doğru alçalmakta olduğunu gördü. Bu gök aracı su ile kumların birleştiği yere iniş yaptı ve içinden yaklaşık 1,75 boylarında iki varlık indi. Çıplak gibi duruyorlardı ama değillerdi. Boyun, el ve ayak bileklerinden vücutlarına yapışık tek parça halinde duran bir elbise giymişlerdi.”

Görüleceği üzere 14 asır evvel görülen varlıklar ile günümüzde görülen varlıkların giyimleri neredeyse birebir aynıdır. Acaba bu varlıklar ışık hızını aşmaları gerektiği için bu özel elbiselere mi gerek duyuyorlardı?

Işık hızının aşılmasında önemli bir koruyucu etken olabilir miydi bu elbiseler?

Veya başka boyuttan geliyorlardı da, boyut geçişlerinde yine söylediğimiz gibi bu elbiselerin koruyucu bir özelliği mi vardı?

Bunları bilemiyoruz ancak olası ve beklenen bir karşılaşma vuku bulduğu zaman öğrenilebileceğini düşünüyoruz. Toparlayacak olursak; dünya dışından gelen ziyaretçilere her zaman ev sahipliği yapmıştır arzımız. Başta Kur’an olmak üzere tüm semavi dinlerin kutsal kitapları da örtülü ya da örtüsüz olarak bu duruma işaret etmiş ve göksel ziyaretçilerden bahsetmiştir. Ve böyle olması gerekir ki koca evrende sadece bir toplu iğne ucu kadar olan dünyamızda hayat olabileceğini düşünmek uçuk bir fikir olurdu

Bilim dünyası, dünyayı uçsuz bucaksız bir yıldızlar kümesinin sadece küçücük bir parçası olarak görmektedirler ki gerçekten de öyledir. Modern bilim ciddi ve ilmi araştırmalar sonucu, içinde yıldızlar, sistemler ve sistemlerin içinde uydularla dolu çok sayıda galaksi tespit etmiş durumdadır.

Bilim dünyası ise dünyamızın da içinde bulunduğu galaksiye “Samanyolu” ismini vermektedirler. Samanyolu galaksisini tanımlayan bilim insanları şöyle bir benzetme yaparlar;

“Samanyolu Galaksisi süt rengi bir yola benzemektedir.”

Yine bununla birlikte pek çok tarihi kayıt da süt rengine atıfta bulunulmuştur. Zaten batı kültüründe de Samanyolu kelimesinin anlamı “Süt Yolu” terimi ile ifade edilir. Yunan mitolojisindeki hikâyeye göre ise Zeus’un oğlu Herakles daha yeni doğmuştur, annesi ise doğumda ölmüştür. Zeus Herakles’i alır ve Hera’nın açıkta duran göğsüne koyar ve yeni doğan bebeğin Hera’nın göğsünden emmesini sağlar.

Fakat Hera gece uyanır ve yabancı bir bebeği görünce kızarak fırlatıp atar ve bebeğin ağzından boşalan göğsünden fırlayan sütlerde gecenin karanlığında bembeyaz bir uzunlukta (yol gibi) saçılır ve o sütlerin saçıldığı yerde insanoğlu ölümlü olarak hayat bulur. İşte bu yüzden ona batı medeniyetinde “Süt Yolu” anlamına gelen “Samanyolu” galaksisi ismi verildiği iddia edilir.

Tabii bu mitolojik bir hikâyedir ancak bizim esas aldığımız ise Kur’an’da anlatılan “Yaratılış” hikâyesidir. İranlı astronom Biruni, Samanyolu Galaksisi’nde sayısız yıldız olabileceğini söyleyen isimlerden en önemlisidir. Biruni’nin sözlerini ise daha sonra kesin kanıtlara dayanarak açıklayan ise Galileo oldu.

1610 yılında Samanyolu Galaksisi’ni kendine has teleskobu ile inceleyen Galileo, bu süt rengindeki galakside birçok yıldızın bir araya gelerek kümeleştiğini açıkladı. Fakat en önemlisi bugün kabul gören günümüz teknolojisi ile tespit ve tahmin edilen yıldızların sayılarıdır. Sizce ne kadar olabilir?

Sıkı durun…

Son verilere göre Samanyolu Galaksisi’nde tahmini 370 milyar yıldız bulunmakta!

Astronom İbn Bacce ise Samanyolu Galaksisi’ndeki yıldızların çok daha fazla olacağını, dünyadaki kırılmalardan dolayı bunları net gözlemleyerek tespit edemeyeceğimizi söylüyor. Yani durum gösteriyor ki çok daha fazla yıldız olabilir.

Durum böyle iken daha kendi Güneş sistemimizde bir Ay’a, bir Mars’a ancak ulaşabilmiş ve oralarda hayat arama derdine düşmüşken. ABD’nin Ay serüveninde dahi dünya dışı varlıklar ile görüşüldüğü iddialarının ardı arkası kesilmemişken, Mars yüzeyinde camdan tüneller, yüz şekilleri, piramid türünde yapılar, yine Ay’da binaların görüntüleri ortaya çıkmışken nasıl olur da 370 milyar gezegende “HAYAT YOK, TEK CANLI BİZİZ” deme lüksüne sahip oluruz?

İşte o 370 milyar gezegende yaşam olabileceğini bize en iyi anlatan yine Kur’an’dır. Örneğin Rahman suresindeki bir ayet gerçekten de incelemeye değer verileri içinde barındırır. O ayeti inceleyelim;

Önce ayetin Kur’an’da ki yazılış şekline göz atalım;

Rahman Suresi / 33

“Yâ ma’şerel cinni vel insi inisteta’tum en tenfuzû min aktâris semâvâti vel ardı fenfuz(fenfuzû), lâ tenfuzûne illâ bi sultân(sultânin).”

Şimdi Diyanet’in mealine göz atalım;

“Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz.”

Şimdi de bizim meal ettiğimiz şekli ile okuyalım;

“Ey cin ve insan toplulukları! Sema ülkelerinin ve yer ülkelerinin (gezegen) çaplarından (sınırlarından) geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Ama biliniz ki SULTAN’sız geçip gidemezsiniz.”

Şimdi ayeti neden böyle meal ettik anlatalım;

Bir kere ayet içerisinde “Aktaris” kelimesi geçiyor ki bu kelime “kutur” kelimesinin çoğuludur ve dairenin çapı demektir. Daireden kasıt ise yuvarlak olan gezegenlere işarettir, tıpkı Dünyamız, Güneş, Ay, Mars vs. gibi…

Ayette geçen “Semavati” kelimesini biz “Sema Ülkeleri” olarak çevirdik ki zaten ayette de sema ve arzın sınırlarından yani oradaki gezegenin sınırlarından bahsediyor. Arz ucu olarak ayette geçen yer şayet bizim algıladığımız gibi (öyle olduğunu tüm çevreler kabul etmektedir) dünyanın atmosferinin bittiği ve uzay dediğimiz boşluğun başladığı nokta ise o zaman buradan hareketle “Semavati” kelimesi ile anlatılan ve semanın ucu olarak bildirilen yerde dünya dışında semada yani uzaydaki başka gezegenlerin sınırlarını anlatmaktadır.

Dahası yine ayet içerisinde bir tür enerji olduğu tüm İslam bilginleri tarafından kabul edilen SULTAN isimli enerji ile yapılabileceğini söylemektedir. Bu SULTAN isimli enerjinin ne olduğu henüz bilinmiyor.

Kim bilir belki de SULTAN olarak bilinen ve ABD’nin de peşinden koştuğu, CİN’lere istihbarat yaptırarak Ağrı Dağı’nın altında dahi arattığı turuncu/sarı renkli bu enerji her gün ortada durarak bize bakmaktadır…

Toparlayacak olursak yukarıda ayette geçen “aktaris” kelimesinin “Kutur” kelimesinin çoğulu olduğunu söylemiştik. Arapçada kutur kelimesi ülkeleri anlatmak için kullanılır. Örneğin Suudi Araplar Mısır ticaretine işaret ettikleri sözlerinde şöyle derler;

“El-Kutr-ul Mısri” yine başka bir şekilde “El Aktar-ul Arabiyyye”.

İlk kelimede Mısır’ı ülkeyi anlatmak için kullanmışlardı ikinci kelime de ise “Arap Âlemi” anlamına gelecek şekilde kullandılar. Buradan da anlıyoruz ki ayette geçen “aktaris” kelimesi aslında ülke ve yaşam alanı olan âlemler için kullanılmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir