Kapat

MEVLANA MEZARINDA GARİP OLAY! MEZARA İNEN KÜÇÜK KIZIN DİLİ NEDEN TUTULDU?

Mevlana’nın türbesinde yıllar önce öldüğü halde görülen ve mezar odasına girerek kaybolan Selahattin Zerküb’ün esrarengiz hikayesini, birinci bölümde anlatmıştık. 

O bölümü izlemeyenler mutlaka konu bütünlüğü için ilk bölümü izledikten sonra bu bölümü izlemesini tavsiye ederiz. Selahattin Zerküb olayı uzun süre mevlevi dervişler arasında gizli tutulmuştu… Ancak bir şekilde Osmanlı padişahı 4. Murat’ın kulağına gitmişti ve bu esrarengiz olay oldukça dikkatini çekmişti… 

Derhal emir verdi ve Konya yolunu tuttu… Mevlana’nın türbesine ulaşmıştı, mezar odasına inmek istediğini söyledi ancak Mevlevi dervişleri yaşanan olayı anlatarak bunun çok sakıncalı olacağını söyleyerek karşı çıkmışlardı… 

E koca Padişah haliyle izin verilmemesine sinirlenmişti… O an aklına kurnazca bir fikir geldi, elinde ki tesbihi mezar odasının içine atmıştı… Ve emir verdi..

O tesbihi istiyorum! Yarına kadar Tesbihi bana getirmezseniz hepinizin kellesini alırım! 

Dervişler kara kara düşündüler ne yapacaklarını, ertesi sabah olduğunda Padişah’ın geleceği haber vermişlerdi ama dervişlerde çareyi bulmuşlardı. Nihayet Padişah geldi ve tesbihi sordu… 

Dervişler ise korka korka, mezar odasına günahkar hiç bir kulun giremeyeceğini, ancak günahsız birinin girebileceğini söylediler.. Padişah şaşırmıştı, kendisini günahkar olarak ima etmelerine kızmıştı ama çok takılmadan günahsız kişiyi nasıl bulacaklarını sordu. 

Dervişler henüz reşit çağa erişmemiş bir kız çocuğunu indireceklerini, zira reşit çağa erişmediği için günahsız olduğunu söylemişlerdi… Padişah’ın da aklına yatmıştı bu durum… Kız çocuğunu aşağıya indirdiler…Mezar odası adeta zifiri karanlıktı… 

İnmeden önce Padişah sıkı sıkı tembihlemişti… Aşağıya indiğinde etrafa iyice bak ve gördüğün her şeyi bana anlat..Küçük kız çocuğu merdivenden aşağıya indi, yukıradın dervişlerden biri zemine güvenle ulaşıp ulaşmadığını sordu… 

Küçük kız çocuğu indim diye seslendi… Ama sonra bir çığlık koptu… Küçük kız çocuğu çığlık atmıştı… Orada bulunan babası telaşla atıldı ama dervişler önünü kesti inmesine izin vermedi, herkes aşağıya bakıyordu ancak ne kız çocuğu görünüyordu ne de başka bir şey… 

Dervişlerden biri orada gördüm diye haber verdi ve kız çocuğunun yukarıya doğru gelmeye çalıştığını fark etti… Çocuk sağ salim ulaşmıştı yukarıya… 

Ama gariplikler vardı… Birincisi elinde tesbih yoktu… Yani Padişah’ın tesbihi aşağıda kalmıştı… Kim bilir belki de halen mezar odasında 4. Murat’ın tesbihi öylece duruyordur… İkinci sorun ise kız çocuğu inanılmaz şekilde titriyordu… Ne olduğunu, ne gördüğünü sordular ama hiç bir cevap vermedi… Padişah huzuruna çağırdı…

Bir süre geçmişti, kızın titremesi de gitmişti… Ama bu kez başka bir sorun ortaya çıktı… Kız çocuğunun dili tutulmuştu… Konuşamıyordu… Ne yaptılarsa konuşmadı… 

Korku gözlerinden okunuyordu… Sonra ki günlerde bir çok kişiye, hocaya götürdüler ama nafile… Hiç bir zaman dili açılmadı ve aşağıda ne gördüğünü anlatamadı… 

Rivayet odur ki 3 yıl sonra da aniden hayatını kaybetti… Küçük kız çocuğu aşağıda ne görmüştü bugün halen daha bilinmiyor….  Bir iddiaya göre, oda çok karanlık olduğu için çocuk çok korkmuş ve geçirdiği travmadan dolayı dili tutulmuştu.  

Ancak bir başka iddia daha var ki, o da ‘mezar odasının sırrını’ daha da koyulaştırıyordu. Selçuklu Türkleri o tarihte mumyalama tekniğini biliyorlarmış. Fatih Sultan Mehmet dahil 7 padişahın naaşı mumyalanmıştı. Mevlana’nın naaşı da mumyalandığı için muhtemelen öyle duruyordu.

Kız çocuğu orada yatan Mevlana’yı görünce bu hale gelmiş olabilirdi. Bu olay dönemin önde gelen Mevlevilerini harekete geçiriyor ve 1640 yılında mezar odasının ağzı tuğlayla örülüp üzeri kurşunla kaplanıyor. O tarihten sonra mezar odasının ağzındaki kurşun hiçbir zaman kaldırılmadı.

Mezar odası, sırlarıyla birlikte belki de ebediyete kadar sessizliğe gömüldü. Ancak odanın hikayesi burada bitmiyor. Aradan 300 yıl geçtikten sonra, Mısır’daki piramit sırlarına benzeyen bir dizi olay daha yaşanacaktı. Bu olayın iki tanığı vardı.

Biri olayı yaşayan Yusuf Akyurt, öteki de onun yaşadığını Murat Bardakçı’ya anlatan Abdülbaki Gölpınarlı Hoca. 1930’lu yılların güzel bir gününde, Mevlana Müzesi’nin Müdürü Yusuf Akyurt odasında tek başına otururken, aklına sandukanın altındaki mezar odası gelir. İçinden ‘Acaba şu odaya bir girsem de içinde ne olduğunu görsem’ diye geçirir.

Ancak tepki çekeceğini düşündüğü için kararsızdır. Tam o esnada kapı çalınır ve içeri, müzenin yaşlı odacısı girer. Bu yaşlı adam aslında, Mevlevi dedesidir. Cumhuriyetin ilanından sonra tekke ve zaviyeler kapandığı için müzeye çevrilen türbede odacı olarak çalışmayı kabul etmiştir. Yaşlı Mevlevi dedesi saygılı bir şekilde içeri girer ve Yusuf Akyurt’un tüylerini diken diken eden şu cümleyi söyler:

‘Sakın oraya inmeyi düşünmeyin…’

Ancak bu şaşkınlık, müdürü kararından vazgeçirmez. Mezara inmek üzere kurşunla kaplı kapağın önüne gelir. Halıyı kaldırır. Tam kapağı açmak üzereyken, bir adam haykırarak içeri girer:

‘Müdür bey, yetiş evin yanıyor…’

Yusuf Akyurt gelinceye kadar evi kül olmuştur. İşte tam o sırada eline bir telgraf tutuşturulur. Müze müdürü başka bir yere tayin edilmiştir. Müdürün başına gelenler bununla da bitmez. Kkk Konya Ankara yolunda seyahat etmekteyken içinde bulundukları kamyonun yolda bir kavise girmesi ve kapının aniden açılmasıyla müze müdürünün oğlu araçtan fırlar ve oracıkta hayatını kaybeder.

Kimine göre, mezar odasının sırrı, Yusuf Akyurt’u hala takip etmektedir. Yusuf Akyurt oğlunun cenazesini alıp Konya’ya döner. Cenaze töreninden sonra doğruca Mevlana Müzesi’ne gider ve sandukanın başında ellerini açıp haykırmaya başlar:

‘Yetmedi mi? Affet artık…’

Aradan 5 yıl geçtikten sonra Yusuf akyurtun yeğeni olan Mustafa Akyurt memuriyeti sebebi ile konyaya tayin olur. Bir gece rüyasında mevlana’yı görür ve ona türbeyi ziyarete gelmesini matbahanenin bahçeye bakan camının dibini kazmasını burada bulacağı şeyi ise amcası Yusufa hediye ettiğini, bahçeyi kazarken çekinmemesini söyler. 

Mustafa Akyurt bu rüyadan 2 gün kadar sonra çekine sıkıla türbeyi ziyarete gider mevlanın dediği yere varınca Mevlevi dedelerinin orada toplaşmış olduğunu görür ve kararından vaz geçmeyi düşünürken onu gören Mevlevi dedeleri ona küçük bir kürek uzatarak kenara çekilirler bu durumdan çok etkilenen Mustafa Akyurt sessizce rüyasında gördüğü yeri kazarak üzerinde mevlananın mührü bulunan bir yüzük bulur. Yüzük bir çok antikacıya inceletilir ve mevlanaya ait olduğu anlaşılır. 

Mevlana’nın yaşadığı dönemde bir çok sırlı olay ile anıldığı gibi yaşamından sonra da sırlı olaylar olmaya devam etmiştir… 

Birinci bölümde anlattığımız gibi mezar odasında kaybolan derviş gerçekten kimdi ? Nasıl kaybolmuştu ?

Küçük kız aşağıda ne görmüştü ? Dili korktuğu için tutulmuştu ama asıl soru onu korkutan neydi ?

Müze müdürünün aklından geçirdiği bir düşünceyi, yaşlı odacı nasıl bilmişti ?

Tam mezar odasına girmeye niyetlendiğinde müdürün evi nasıl yanmıştı ? Böyle bir rastlantı nasıl olabiliyordu ?

Ödediği bedellerden sonra Rüya’da kendisine hediye edilen yüzük, tam da rüyada tarif edilen yerde nasıl çıkmıştı ?

Dahası orayı kazacağını rüya da görmüştü, peki ama Mevlevi dervişleri nereden biliyordu ve orada hazır bulunmuşlardı ?

Bu soruların elbette ki şuan için cevabı yok ve mezar odası 748 yıldır kurşun bir levhanın altında gizemini korumaya devam ediyor… 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: